Orhan Bali: “ARAPLAR VE IRKÇILIK”

Orhan Bali: “ARAPLAR VE IRKÇILIK”

Orhan Bali: “ARAPLAR VE IRKÇILIK”

Peygamberimizin ve tüm peygamberlerin en önemli mücadeleleri, “Allah’ın tekliği, sonsuz gücünün ve aklının olduğu, doğmadığı ve doğurmadığı, zaman ve mekân dışı” olduğunu kabul ettirmeye çalışmak olmuştur. İkinci mücadele ise; tüm insanların eşitliğini kabul ettirme ve ırkçılığı reddetme mücadelesidir. Birçok ileri gelen müşrik sırf bu sebeple İslam‟a ve peygamberimize karşı gelmiştir. Peygamberimiz Veda Hutbesinde dahi bu hususu belirtmiş ve “Arab’ın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arab’a üstünlüğü yoktur” demiştir. Ancak malesef gelişmeler böyle olmamış ve Cahiliye Döneminin ırkçılık hastalığı kısa bir süre sonra Araplar arasında yeniden kendini göstermiştir.

İmamı Malik hazretlerinin “Muvatta” isimli eserinde; Kays Bin Mutata  adında  bir  Arap  Medine’de  sahabelerin  oturduğu  bir meclise gelir. Evs ile Hazrec kabilelerine mensup Arapların başka ırktan insanlarla tatlı tatlı sohbet ettiklerini görünce bir hayli kızar ve “Evs ile Hazrec! Resulullah’a hizmet eden Araplar, ama şu Habeşli Bilal, şu Rum memleketinden gelme Suheyb, şu da Farslı Selman… Bunlar Arap değiller ki. Nasıl oluyor da Arap olmayan bu yabancılar Araplarla eşit şekilde oturup sohbeti kabul edebiliyorlar” der. Bu sözler üzerine Muaz bin Cebel oturduğu yerden kalkarak adamın yakasına yapışır. “Seni peygamberin huzuruna götüreceğim, bu söylediklerinin doğruluğunu ona soracağım, ondan sonra seninle hesaplaşacağız” diyerek adamı alıp peygamberin mescidine götürür. “Ya Muhammed! Bu adam için ne buyurursunuz? Biz Araplar oturmuş Arap olmayan kardeşlerimizle sohbet ediyorduk. Gelip aramıza ırkçılık fitnesi soktu. Arapların Arap olmayanlardan üstün olduğunu ileri sürdü. İranlı Selmanı, Rum Suheybi, Habeşi Bilali aşağı ırktan kabul ederek, Araplarla sohbete lâyık olmadıklarını, aramızdan uzaklaştırmamız gerektiğini iddia etti” der. Bu olayı dinleyen Resulullahın yüzünde seyrek görülen öfkelenme işaretleri görüldü. Hemen kalkıp konuşma yaptığı minbere geçerek oradakiler şöyle hitap eder: “Ey insanlar! Sizin rabbiniz birdir, babanız ananız da birdir. Araplık ne ananızda vardır ne de babanızda. O sadece sonradan meydana gelen dil farkından ibarettir. Arabın Arap olmayanlardan üstünlüğü yoktur. Üstünlük Allah’a iman ve itaattedir. Bunu herkes böyle bilmelidir” der. Muaz Bin Cebel “Ya Muhammed! Öyle ise ne yapayım aramıza ırk ayrımcılığını sokmak isteyen bu fitne adama” deyince, Peygamber Efendimiz bu soruya “Bırak onu cehenneme kadar yolu var” cevabını verir.

IRKÇILIĞIN YENİDEN DOĞUŞU VE YAPTIĞI TAHRİBAT

Peygamberimizden hemen sonra ve bilhassa Emevi hanedanı ile, Arap ırkçılığı yeniden nüksetmiş, sultanlığın Müslümanlara verdiği en büyük zararlardan biri de bu olmuştur.

İran Hz. Ömer zamanında fethedilmiş ve Müslümanlığı kabul etmişlerdir. Emeviler, “Müslümanlar kardeştir‟ ayetine rağmen İranlıları dışladılar ve ırkçılık yaparak aşağıladılar. İranlılar da “daha düne kadar çölde kertenkele yiyip gezen Arap bana nasıl tahakküm eder? Daha evvel Sasani Devleti olarak onlara ben tahakküm ediyordum. Büyük Pers İmparatorluğu‟nun mensubuyum‟ diye Arab’ı dışlar. Ancak iktidar ve güç Arap‟ta olduğu için, İran fiilen bir şey yapamaz, bundan ötürü de içinde kin oluşur.

Bilahare Türkler Müslümanlığı kabul ederek zamanla hem İran’a hem Arabistan’a hâkim olur. Bu sefer bu iki millet de Türkleri dışlar, hatta bazı Arap âlimleri Türkleri “gelişmesini tamamlamayan insan topluluğu veya ecüc-mecüc‟ diyerek aşağılar. Hâlbuki Türkler her iki millete de saygı gösterip üstünlük taslamamıştır. Hatta Araba Kavmi Necip (üstün kavim) dedi.

“Müslümanlar kardeştir” ayeti tam olarak hiçbir zaman uygulanmadı. Dolayısıyla üç büyük millet hemen hiç bir dönemde birlik ve beraberlik içinde hareket edemedi. Tabi bu da İslam karşıtlarının işine geldi ve maalesef bu durumdan çok yararlandılar.

İBN-İ HALDUN’UN ARAPLARI ÜSTÜN GÖRÜŞÜ

Arap ırkçılığını büyük âlim sosyolog İbn-i Haldun’da da görürüz. Mukaddime adlı eserinde, Abbasi halifesi Harun Reşit’in Bermeki ailesinden olan veziri Cafer Bin Yahya’nın katli ile ilgili olayı şöyle nakleder; tarihçilerin naklettikleri asılsız haberlerden biri de Bermekilerin Abbasi halifesi Harun Reşit’in gazabına uğramalarının sebebi konusunda söyledikleridir. Onlara göre Harun Reşit’in kız kardeşi Abbase ile Bermeki ailesine mensup Cafer bin Yahya bin Halid arasındaki ilişkidir. Harun Reşit içki sofrasında her ikisi ile birlikte olmayı çok sevdiğinden, her ikisinin de rahatça kendisiyle birlikte olmasını sağlamak için kendi aralarında baş başa kalmamak şartıyla nikâhlanmalarına izin vermiştir. Ancak Abbase Cafer’e âşık olduğu için bir yolunu bulup onunla birlikte olmuş ve hamile kalmıştır. Sonra mesele Harun Reşit’in kulağına gitmiş ve son derece öfkelenmiştir. Ancak Abbase’nin konumu, dindarlığı ve soyu dikkate alındığında böyle bir şeyin ne kadar saçma ve geçersiz olduğu ortaya çıkar.

O, Abdullah bin Abbas’ın soyundan olup, aralarında sadece dört kişi vardır ve her biri de din büyüklerindendir. Evet, o Hz. Peygamberin amcası olan Abbas bin Abdulmuttalip’in oğlu Abdullah’ın oğlu, Ali’nin oğlu, Muhammed’in oğlu, Ebu Cafer Mansur’un oğlu, Muhammed el Mehdi’nin kızıdır. Bir halifenin kızı ve bir diğer halifenin kız kardeşidir.

Güçlü bir saltanat Hz. Peygamberin halifeliği, sahabeliği ve amcalığı ve ümmetin liderliği şerefine nail olmuş bir sülalenin mensubudur. Henüz Araplığın ve dinin bozulmamış olduğu o saf zamanda, lüks ve kötülüklerden uzak olduğu dönemde yaşamıştır. Eğer o iffetini yitirmişse dürüstlük ve temizlik başka nerede ve kimde bulunabilir. Kendi dedesi, Kureyş kabilesinin asillerinden Hz. Peygamberin amcası iken, dedesi Fars kölelerinden olan ve bütün amacı Abbasi devletinin kendisini ve babasını içinde bulundukları durumdan asil ve üstün bir konuma çıkarması olan Cafer bin Yahya ile nesebini nasıl birleştirip Araplık asaletini kirletebilir. Sonra Harun Reşit atalarının büyüklüğüne ve asaletinin yüceliğine rağmen Acem kölelerinden biriyle akraba olmaya nasıl müsaade edebilir.

Evet, meseleye tarafsız ve insaflı bir gözle bakıp iyice değerlendiren ve Abbase’yi mevcut hükümdarlardan büyük bir hükümdarın kızıyla kıyaslayan biri ona devletinin hizmetkârlarından biriyle böyle bir şey yapmış olmasını yakıştıramaz ve bunu yalanlayıp inkâr eder. Kaldı ki Abbase ve Harun Reşit’in konumu diğer insanların konumundan çok daha yüksektir.

İbn-i Haldun Harun Reşit’in veziri Cafer Bin Yahya’ya nikahladığı kız kardeşi Abbase’nin nikahlı kocasından çocuk yapmasını Arap asaleti ile bağdaştıramıyor. Halbuki, İbni Haldun sosyoloji ilminin kurucusu olup, toplumsal hayatı tahrip eden ırkçılık konusuna en duyarlı olması gereken kişidir.

Peygamberimizin en fazla mücadele ettiği konu ırkçılıktır. Peygamberimiz; “kişinin ahlakı, hasebi (asaleti), keremi dinidir” der.

(Devamı: IRKÇILIK HUKUK KAİDESİ OLUYOR)

Scroll to Top