Av. Orhan Bali: “YILDIZ’DA CUMA SELAMLIĞINDA SULTAN ABDÜLHAMİD’E SUİKAST”

OSMANLI’DA AYRILIKÇILIK HAREKETLERİ (15)

YILDIZ’DA CUMA SELAMLIĞINDA SULTAN ABDÜLHAMİD’E SUİKAST

Av. Orhan BALİ

Ermeni komite ve siyasetçilerinin son ümitleri Sultan Abdülhamid’in şahsı üzerinde toplanmıştı. İstanbul’da Osmanlı Padişahını öldürdükleri, aynı zamanda Galata Köprüsü’nü, tüneli, yabancı banka ve mali kurullarını bombalarla havaya uçurdukları zaman Avrupalı devletlerin kesin müdahalelerini umuyorlar, bu temel düşünce üzerine plânlarını hazırlıyorlardı. Kendilerine gönüllü yardımcılar da bulmuşlardı. Bunlar da Bulgaristan, Genev ve Tiflis’deki profesyonel Ermeni komiteleri idi. Belçikalı namlı anarşist Edward Jaures de kazanılmış, bunlar arasında bulunmuştu.

Ermeni komitecilerinin Abdülhamid’i öldürmek kararlarını uygulamak için en elverişli fırsat Padişahın Cuma selamlığına çıktığı zaman elde edilebilirdi. Nihayet komiteciler Rusya Konsolosu’ndan aldıkları tavsiye ile (yabancı ziyaretçilere mahsus set üzerinde) bulunup Padişahın Hamidiye Camii’ne geliş ve gidiş zamanlarını tetkik etmişler, sarayına dönüşünü ilan eden ‘selam dur’ kumandasından sonra arabasıyla cami holü kapısına kadar olan mesafeyi bir dakika kırk iki saniyede geçtiğini ve bu sürenin değişmediğini anlamışlardı.

İşte bu anda patlatılmak üzere Fransa’dan ‘machine infernale’ satın alıp Varna yolu ile İstanbul’a getirmişler, komitenin özel adamı Silviyoriçi vasıtasıyla vapurdan çıkarmışlar, makineyi yerleştirecek hususi tertibatlı lüks bir arabayı da Viyana’da Neseldorfer Wagenbean Fabriks Geselschaft fabrikasına yaptırıp İstanbul’a getirildikten sonra tecrübe edilmiş koşum hayvanlarını da meşhur tiyatrocu ve aktör Hasan Efendi’den satın almışlardı.

Bundan sonrasını ‘selamlık resminde’ hazır bulunan Abdülhamid’in kızı Ayşe Osmanoğlu’ndan dinleyelim.

Sultan Hanım diyor ki:

“Hazırol borusu çalmıştı. Yaverlerden Kenan Paşa binek taşında duruyordu. Tam bu sırada saat kulesi istikametinden top gibi şiddetli seda ile müthiş bir patlama duyuldu. Bu ses toptan daha kuvvetli ve dehşetli idi, bizim araba şiddetle yerinden sıçradı. Yanımda oturan abamla (sarayda sultanların mürebbiyelerine aba denilirdi) karşımda oturan Nev’i nur kalfa ve ben korku ile bağırmaya başladık, ‘Allah, Allah’ diyorduk. Ama ne olduğunu anlamıyorduk. Caminin avlusu bir anda karmakarışık olmuştu. Toz duman içinde kalmıştı. Ortalığa takır takır bir şeyler yağıyor, saat kulesinin taşları düşüyordu. Gözümün önünde duran Kenan Paşa’nın başından aşağıya tahtalar düştüğünü görüyordum. Şaşkına dönmüştüm. Birdenbire babam aklıma geldi, ‘Babam, Babam’ diyerek ağlamaya başladım. Yanımdaki ağalarla (gidiş müdürü) Halim Efendi, ‘Arslanım şahadet getiriniz gökten bir şey düştü,’ diyorlardı. Bu anda merdivenin tahminen üçüncü basamağında duran babamı gördüm. Babam gür sesiyle ve ellerini açarak, ‘Korkmayınız, korkmayınız,’ diye iki defa bağırdı. ‘Herkes yerinde dursun’ diyerek ağır adımlarla inmeye başladı. Onu bu halde görenler, dağılmış olan maiyet bölüğü, erler, subaylar hemen yerlerine gelmeye başladı. Arabanın önüne gelen babam: ‘Telaş edilmesin, izdihamdan kimse incitilmesin,’ diyerek arabasına bindi.”

Abdülhamid, herkesin telaş ve heyecana kapıldığı olay sırasında fazla metanet ve soğukkanlılık göstermişti. Oğlu Burhaneddin Efendi’yi yanına alıp her zaman kullandığı arabasını yine kendisi idare etmiş ve fakat bu defa daha ağır bir süratle asker ve orada bulunanların arasından geçerek saraya dönmüştür.

Bombanın patlamasından sonra askerlerden 3, ahâliden 23 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, 17 araba harap olup enkaz haline gelmiş, bir çoğunun hayvanları telef olmuştur.

Katillerin yukarda anlattığım hesapları tamamdı. Bomba tam zamanında patlamıştı, Abdülhamid de aynı hesaba göre bombanın infilak ettiği anda orada bulunmuş olacaktı. Fakat Şeyhislam Cemaleddin Efendi’nin Padişahın önüne geçip bazı ‘maruzatta’ bulunması birkaç saniye gecikmesine sebep olmuştu.

Hükümdar, tam caminin merdivenlerinden adım atarak inmeye başladığı sırada bomba infilak etti. İşte bu iyi bir tesadüf hükümdarı mutlak bir ölümden kurtardı. 21 Temmuz 1905.

Ertesi günü çıkan bütün gazeteler Nutk-ı Hümayûnu (Padişahın demecini) neşrediyorlardı.

Abdülhamid diyordu:

“Kendimce en büyük emel rahat ve saadet halidir. Ruz u şeb (gece gündüz) masıl çalıştığım ve gayret gösterdiğim malûmdur. Gayret ve hüsniniyetimin Allah tarafından mükâfâtı şu hadiseden hıfz-ı hüdâ ile emin olmaklığımdır.  Anın için Cenab_ı Hakka şükr ü hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa asker evlatlarımdan ve ahâliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır (yaralanmalarıdır). Buna pek ziyade ve ilelebet teessüf ederim. Tebaamın hakkımda gösterdikleri hissiyata an-samîmü’l-kalb beyan-ı memnuniyet ve afât-ı semaviye ve arziyeden masuniyetlerini dua ederim.”

Ben o zamanı hatırlamaktayım. Bütün Türkler bu cinayetten üzüntü duymuş, yer yer mevlitler okunmuş, kurbanlar kesilmiş, Abdülhamid’in sağlığına dualar edilmişti.

Halk tam bir inançla Padişahlarını bu konuda masum ve komitecilere karşı memleketin bütünlüğünü korumak yolundaki tedbirlerini yerinde buluyor, ona hak veriyordu.

Abdülhamid, herkesin telaş ve heyecana kapıldığı olay sırasında fazla metanet ve soğukkanlılık göstermişti. Oğlu Burhaneddin Efendi’yi yanına alıp her zaman kullandığı arabasını yine kendisi idare etmiş ve fakat bu defa daha ağır bir süratle asker ve orada bulunanların arasından geçerek saraya dönmüştür.

Bombanın patlamasından sonra askerlerden 3, ahâliden 23 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış, 17 araba harap olup enkaz haline gelmiş, bir çoğunun hayvanları telef olmuştur.

Katillerin yukarda anlattığım hesapları tamamdı. Bomba tam zamanında patlamıştı, Abdülhamid de aynı hesaba göre bombanın infilak ettiği anda orada bulunmuş olacaktı. Fakat Şeyhislam Cemaleddin Efendi’nin Padişahın önüne geçip bazı ‘maruzatta’ bulunması birkaç saniye gecikmesine sebep olmuştu. Hükümdar, tam caminin merdivenlerinden adım atarak inmeye başladığı sırada bomba infilak etti. İşte bu iyi bir tesadüf hükümdarı mutlak bir ölümden kurtardı. 21 Temmuz 1905.

Ertesi günü çıkan bütün gazeteler Nutk-ı Hümayûnu (Padişahın demecini) neşrediyorlardı.

Abdülhamid diyordu:

“Kendimce en büyük emel rahat ve saadet halidir. Ruz u şeb (gece gündüz) masıl çalıştığım ve gayret gösterdiğim malûmdur. Gayret ve hüsniniyetimin Allah tarafından mükâfâtı şu hadiseden hıfz-ı hüdâ ile emin olmaklığımdır.  Anın için Cenab_ı Hakka şükr ü hamd ederim. Müteessir olduğum bir şey varsa asker evlatlarımdan ve ahâliden bazılarının telef ve mecruh olmalarıdır (yaralanmalarıdır). Buna pek ziyade ve ilelebet teessüf ederim. Tebaamın hakkımda gösterdikleri hissiyata an-samîmü’l-kalb beyan-ı memnuniyet ve afât-ı semaviye ve arziyeden masuniyetlerini dua ederim.”

Ben o zamanı hatırlamaktayım. Bütün Türkler bu cinayetten üzüntü duymuş, yer yer mevlitler okunmuş, kurbanlar kesilmiş, Abdülhamid’in sağlığına dualar edilmişti.

Halk tam bir inançla Padişahlarını bu konuda masum ve komitecilere karşı memleketin bütünlüğünü korumak yolundaki tedbirlerini yerinde buluyor, ona hak veriyordu.

(Yarın: DAVA BAŞLIYOR, NASIL GEÇTİ, O ZAMANIN ADLİYESİ, KARAR VE AF)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir