Av. Orhan Bali: “BİR TÜRK DÜŞMANI ELÇİNİN TARİHİ YORUMLARI -2)

OSMANLI’DA AYRILIKÇILIK HAREKETLERİ (12)

BİR TÜRK DÜŞMANI ELÇİNİN TARİHİ YORUMLARI -2

Av. Orhan BALİ

İstanbul’da 1893 yılı Nisanı’nda Hahambaşı Moşe Levi bir münasebetle hahamhane ruhani meclisine beyanatta bulunurken Sultan Abdülhamid hakkında şunları söylemiş: “Yirmi seneden fazla Türk Yahudilerinin başında bulunan ben, kardeşlerimin saadetini ve Sultan Abdülhamid’in Hükümeti’ne bağlılıklarını bilirim. Şevketli Padişah, aziz bir baba gibi iyiliğimiz için dikkatli bulunmaktadır. O, ırk ve din farkı gözetmeden merhamet kullarını Rusya’dan kaçmış olan yahudiliğin mazlumlarına geniş imparatorluğunun kapılarını açmıştır. Türk Hükümeti’nin devamlı surette bize yaptığı iyilikler burada sayılamayacak kadar çoktur,” demiştir.

Bize bunları ve bunlara benzer tarihi gerçekleri vesikalara dayanarak uzun uzun anlatan Musevi vatandaşımız profesör ve eski mebus Avram Galanti’nin eserini, aynı dinden olan Amerikan büyükelçisinin şimdi hayatta bulunup okumuş olmasını isterdim.

Ermenilere gelince; ne ortaçağdan önce ve ne de sonra bunlara dokunan olmamıştı. Sırf Ermeni unsuruna karşı duyulan güven ve muhabbetin etkisiyle 1860 yılında dini, millî, sosyal meselelerini kararlaştırmak ve yönetmek için bir ‘Ermeni Meclis-i Umumisi’ kurulmuştu.

Bu sırada Çar Rusyası’ndaki Ermeniler zulüm ve itisaf içinde kıvranıyordu. Katagikosluğa ait evkaf, okullar, dini kurullar zapt ve müsadere olunuyordu. Ermeni lisanı ile ders ve ilkokulların açılması bile men olunuyordu. Hatta katagikoslar, biraz canlılık gösteren Ermeniler, aileleri ile beraber Kafkasya’ya, Sibirya’ya sürülerek ‘siyasi suçlu’ diye mahv ve perişan ediliyordu.

Sultan II. Abdülhamid ise bazı düşman yazarların, özellikle Ermeni asıllı Rus Elçiliği tercümanı ile büyükelçi Morgenthau’un dedikleri gibi Ermenilere, Ermeni veya Hıristiyan oldukları için öldürtmüş fenalık etmiş değildir. Aksine bu çalışkan cesur insanları İstibdat Devri deyimi ile ‘tebaası’ arasında memleketine bağlı iyi bir unsur olarak kabul etmiş, yüksek seviyede devlet hizmetinde çalıştırmış, vezir, vekil, senatör yapmış; kendilerine şahsı ve hanedanını ilgilendiren meselelerde bile iş ve görev emanet etmiştir. Mesela, hazine-i hassa nâzırı bir Ermeni vatandaşımızdı.

Bir hatıra yazısında okumuştum. Abdülhamid şiddetli bir kış mevsimine rastlayan bir bayram tebriki töreninde, o zamanın deyimiyle ‘muayede merasimi’nde bulunmak için Yıldız’dan, Dolmabahçe Sarayı’na gelirken sabahın çok erken saatlerinde belediyece yolların kardan temizlendiğini görünce bu dikkatten memnun olmuş işçilere para dağıtmış, fakat saray bahçesi içindeki kar yığınlarını geçmekte zorluğa uğrayınca maiyetindekilere, nâzır için yakınlık ifade eden şu sözleri söylemekle yetinmiş, “Ohannes Paşa’ya söyleyiniz! Bunu da mı ben düşünecektim,” demiştir.

Türkiye’de, Osmanlı Hükümeti ile Ermeniler arasındaki karşılıklı emniyet ve güven XIX. Yüzyılın sonlarına kadar devam etmişti. Fakat sonraları ve özellikle bu tarihten sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun mevki ve siyasi durumundan kendi hesaplarına faydalanmak isteyen Avrupalı emperyalist devletlerin elinde alet olan düşünce ve mefkûreleri malûm Ermeni komitelerinin ve siyasetçilerinin propagandaları ile ortaya bir Ermeni meselesi çıkmıştı.

Yukarıda kaydettiğim gibi başta Abdülhamid olduğu halde Osmanlı Hükümetleri memleketlerinin birliğini, bütünlüğünü korumaya çalışmışlardır. Bir devlet ve hükümet için bundan tabiî ne olabilir?

Müslüman olmayanları, ‘Müslüman olmadıkları için öldürmek, yok etmek’ iddiasına karşı belgeler bölümümüzde okurlarıma iki vesika sunacağım (belge sıra no 5 ve 6), bunlar gözden geçirildikten sonra, Abdülhamid’in müdafaa halinde asilerin üzerine yürüdüğü anlaşılacaktır.

Yetkili bir şahıs olan Erzurum’da Rus Konsolosu General Mayafeski bu konuda şunları söylemektedir:

“Gazeteciler tarafından neşredilen ve Kürtler, Ermenileri yok etmeye uğraştıklarına dair şayia ve ithamlar derhal reddedilmelidir. Bu ithamlar doğru olsa idi, başka ırka mensup bir kimse Kürtler arasında kalmaz ve hep birden hicrete (göçmeye) mecbur olurlardı. Aksine bu memleketteki Hıristiyan köylerinin İslam köylerinden daha mamur (bayındır) olduğunu, doğu bölgelerini pek iyi bilirler.

Avrupalıların iddia ettikleri gibi Kürtler ‘hırsız! Ve eşkıya!’ olsalardı, 1895 yılına kadar devam eden Ermenilerin refahları devam edemezdi. Binaenaleyh, 1895’e kadar Ermeniler tarafından çıkarılan zulüm şayiaları bir efsaneden ibarettir.

Osmanlı Ermenilerinin hali, diğer memleketlerdeki Ermenilerden aşağı değildir. Ermeni komitecilerinin iddia ettikleri yağma ve öldürmeler bilhassa Kafkasya’nın Rusya taraflarında vaki olmaktadır.

En buhranlı zamanlarda bile Kürt reislerinin fakir ve muhtaç Ermenileri himayeleri altına aldıkları görülmüştür. 1895’de Ermeni komiteleri, Ermenilerle Kürtler arasında öyle bir itimatsızlık yarattılar ki, yapılan ıslahatın hiçbir tesiri olmamıştır.

Burada ve Sason’da Ermenilerle Kürtler arasında yüzyıllarca devam eden dostluk mevcut idi. 1843’te Damadyan ve bir sene sonra Boyacıyan adlarındaki komiteciler Sason’a geldiler ve saçtıkları fesat tohumları ile iki taraf arasında birçok çatışmaların çıkmasına sebep olmuşlardır.”

(Yarın: ABDÜLHAMİD’İN SALTANATI DEVRİNDE ÖNEMLİ SAYILAN ERMENİ VAK’ALARI)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir