ALİ POYRAZOĞLU: “Yamuklukları gösterme mesleğidir, mizah…”

Röportaj: M. Erhan DURUKAN

Yıl 1989…   Ali Poyrazoğlu, oyun arkadaşlarıyla birlikte turneye çıkmış ve Gaziantep’e de uğramıştı. Arı Sineması’nda bir oyunu sahnelemekteydi. Perde arasında kulise geçtim, yanında Bülent Kayabaş vardı. Kendimi tanıttıktan sonra sorularımı sıralamaya başladım:

“Sayın Poyrazoğlu, kısaca biyografinizden bahseder misiniz?”

“Tabii memnuniyetle… 9 Temmuz 1946’da İstanbul’da doğdum. Konservatuar Tiyatro Bölümü’nü bitirdim. Fransa ve İngiltere’de tiyatro okudum.”

“Tiyatroya merakınız nasıl ve ne zaman başladı?”

“Hep söylerim; ‘Kırmızı perde’ yüzünden girdim ben tiyatroya… Altı yaşındaydım, tiyatroya götürdüler beni. Kırmızı perde açıldı ve beş dakika sonra Hamlet’in babasının ruhu çıktı, ben hortlak geldi diye çok korktum. Bağırdım. Arkamdaki teyze, ‘Sus, hortlak mortlak değil o, oyun… Sen oyun oynamıyor musun? Bunlar da oyun oynuyor işte’ dedi. O kadın ‘bu bir oyun’ deyince çok hoşuma gitti tiyatro. Çocuk korktuğu şeyin üstüne gider derler ya, eve gittim tiyatro kurdum: yemek masasının altını tiyatro, kırmızı yemek örtüsünü perde yaparak…

İlk tiyatromu kurduğumda 17 yaşında, konservatuvarda öğrenciydim. Adı da Grup 6’ydı. 6 kişiydik çünkü. Mahalledeki çocuklar arkamdan ‘Güldürücü Amca’ diye bağırırlardı.”

“Biraz da oyunculuk kariyerinizden bahseder misiniz?”

“Oyunculuk kariyerim, İstanbul Şehir Tiyatroları’nda başladı. Türkiye’nin önde gelen özel tiyatrolarında oyuncu ve yönetmen olarak çalıştım. Pek çok tiyatro oyununda oynadım. Oynadığım tiyatrolar arasında Dormen Tiyatrosu, Kent Oyuncuları, Ulvi Uraz Tiyatrosu, Gülriz Sururi-Engin Cezzar Tiyatrosu bulunmaktadır. 1972 yılında kendi adıma ‘Poyrazoğlu Tiyatrosu’nu kurdum.”

“Tiyatro ve gündemi konusunda neler söyleyeceksiniz?”

“Tiyatro, benim hayatımda her gün yeni sorulara, yeni bakışlara, bir yeniden doğuşa perde açıyor. Bana göre tiyatro gidilen bir şey değil, gittikten sonra kapıdan seninle beraber çıkıp hayatına giren bir şey olmalı. Seyirciyi zenginleştirmeli. Tiyatro seyirciye gündemle ilgili değişik sorular sordurur. Ben bir siyasi gündem konuşma meraklısı değilim ama yazmanın, çizmenin de gündemin dışında olduğunu sanmıyorum. Gündem için bugün yaptığın saptamalar yarın geçerli değildir. Yarın gündem değişiyor bambaşka hale geliyor. Önemli olan ve benim işim, gelecek tasarımı yaparak bundan beş sene sonra gündemin ne hale geleceğini okumayı becermek. ”

“Tiyatro ve mizah?…”

“Bana göre mizah bir cevap verme, tokat atma, bir ses yükseltmedir. Yamuklukları gösterme mesleğidir, mizah…”

“Tiyatroda güldükleriniz?…”

“Başta kendime çok gülüyorum.  Sonrasında Bülent Kayabaş’a. Tiyatroda da Eser Ali ve Cem Yılmaz’a gülüyorum…”

“Tiyatro ve rol?…”

“Bize verilen rolleri şöyle sınıflandırabiliriz. Rol vardır adamı sırtına alır taşır, çok iyi yazılmıştır. Rol vardır oyuncu sırtına alır taşır, tekst zayıftır oyuncu çaba verir. Rol vardır oyuncuyla el ele tutuşur huzurlu bir biçimde oyunun içinden geçer.

Bu roller, rol paylaşma meselesi herkes için geçerli. Seyirci bunun için geliyor tiyatroya çünkü senin de sırtına bir rol modeli giydiriliyor. Sen dünyaya geldiğin andan itibaren sistem dünyanın her ülkesinde sana ‘Yapma! farklı düşünme, icat çıkarma, el âlem ne der’ diye diye senin içindeki yaratıcı yanı yok ediyor ve ömür boyu taşımak zorunda kalıyorsun sırtındaki o ödünç yaşam hırkasını.

“Tiyatro ve gençlerimiz?…”

“Gençlerimiz, geleceğin sahipleri. Bundan 10 yıl sonra bu ülkeyi beğensen de beğenmesen de bu gençler yönetecek… Bu gençlerin bir kısmı kalp cerrahı olacak, siyasetçi olacak, bakan olacaklar. Sokakta beğenmediğiniz genç diye aşağıladığınız bu gençler yönetecek ülkeyi, dünyayı. Gençlerin çok hakkının yendiğini, fikirlerini özgürce açıklayamadıklarını, söyleyemediklerini ve kendilerini inşa edemediklerini düşünüyorum. Buna rağmen seyirci giderek tiyatroya daha sahip çıkıyor. Çünkü insanlar, tiyatronun yaşamları için bir can simidi olduğunun farkına vardılar…”

“Başınızdan geçen unutamadığınız bir anınızı anlatır mısınız?”

“Kenan Evren darbesi öncesi ortalık karışmış. ‘Yedi Deliler’ oyunu. Kuliste giyinmiş 12 kişi bekliyoruz. Müdüriyetten geldiler, ‘Bir izleyici var’ dediler. Oynadık. Bir kişi önde, adam oyun başladıktan 15-20 dakika sonra uyudu. Biz oynamaya devam ettik. Oyun bitti, adam uyuyor, hâlâ. Sahneden indik, adama; ‘Beğendiniz mi, nereden geldiniz?’ diye sorduk. ‘Beğendim, ben gideyim. Belediye otobüsünün şoförüyüm. Kar yağıyor, üşüdüm onun için içeri girdim.’ dedi.

Belediye izleyicilerimiz için servis, otobüs gönderiyordu. Meğer bu izleyici, o otobüsün şoförüymüş…

Terörün istediği insanları eve kapatmak, yaşamdan koparmak ve kaos ortamında ülkeyi parçalamak. Ankara patlaması sonrası oynadım. Çok az insan geldi. Zarar ettim ama oynadım. Çünkü ben oynanması gerektiğini düşünüyordum. Onun için tek seyirciye bile perde açtım…”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir