HAYRİ KOZAKÇIOĞLU: “TERÖR; DEVLETİ VE MİLLETİ HEDEF ALAN BİR OLAYDIR…”

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin İlk Bölge Valisi HAYRİ KOZAKÇIOĞLU ile 100 dakika konuştum:

“TERÖR; DEVLETİ VE MİLLETİ HEDEF

ALAN BİR OLAYDIR…

Sayın KOZAKÇIOĞLU’nun görüş ve söyledikler gelecek nesillere tarihi bir vesikadır.


Olağanüstü Hal Bölge Valisi KOZAKÇIOĞLU, Iraklı mültecilerle ilgili olarak Cumhurbaşkanı ÖZAL’a sık sık bilgi verdi. Fotoğrafta; ÖZAL, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği’nde görülüyor.

Röportaj:

M. Erhan DURUKAN

Bir hafta önceden aldığım randevu üzerine Sayın Vali Hayri KOZAKÇIOĞLU ile Olağanüstü Hal Bölge Valiliği makamında konuşuyoruz:


Olağanüstü Hal Bölge Valisi KOZAKÇIOĞLU, DURUKAN’la.

“Sayın Valim, zatı alileriniz Türkiye Cumhuriyeti’nin “İlk Bölge Valisi” Unvanına sahip bulunuyorsunuz. Türkiye genelinde benzer bölge valilikleri düşünülüyor mu acaba?”

“Daha önce Umum Müfettişliği gibi buna benzer birşey vardı ama onun sistemi biraz daha farklıydı. Türkiye’de Bölge Valilikleri birara düşünüldü. Hatırlarsınız; 12 Eylül 1980’den sonraki hükümet zamanında Bölge Valiliği, kanun hükmündeki kararname ile çıkarıldı. Ancak, 1983’den sonra yeni sivil yönetime ve Meclis’e bu kararname tasdike sunuldu. Kararnameyi Meclis tasdik etmedi. Tasdik etmeyince de Bölge Valilikleri kurulmamış oldu.

Ancak Bölge Valiliği’nin şöyle düşünülmesi lâzım; Bölge Valiliği’ne verilecek yetkilerin aşağıdan alınmaması lâzım. Yani, valilerin yetkilerinin bir kısmı alınarak Bölge Valisi’ne verilir de, öyle bir Bölge Valiliği kurulursa, bürokrasiyi uzatmış oluruz.

Bölge Valiliği kurulmasındaki amaç; olayın mahallinde halledilmesi olduğuna göre, bakanlıkların ve genel müdürlükteki yetkilerin bir kısmının alınıp Bölge Valiliği’ne verilmesi lâzım. Yani, şimdiki Valilerin hiçbir yetkisine dokunmamak lâzım. İlaveten, vatandaş vilayette halledemediği işini takip için Ankara’ya gidiyor, koşuyor. İşte onu önlemek için, zaman tasarrufu sağlamak için de, Bakanlıkların ve Genel Müdürlüklerin yetkilerinin bir kısmını alıp, Bölge Valiliğine vermek lâzım. Bu olursa, Bölge Valiliği faydalı olur, aksi takdirde Valilerin yetkisinin bir kısmı alınmak suretiyle şekil bakımından Bölge Valiliği kurarsak, bürokrasiyi bir kademe daha artırmış oluruz, bir kademe daha zaman kaybı ortaya çıkar. Vatandaşın Valilikten sonra, Bölge Valiliğine ve ondan sonra da Ankara’ya falan gitmesi gibi daha fazla zaman kaybına yol açar. O nedenle Bölge Valiliği dediğim gibi kurulursa yararlı olur. Aksi takdirde, yarardan ziyade vatandaşa bürokratik bir engel olarak bir merci daha çıkartmış oluruz.

“4 yıllık Bölge Valiliği kurulmasında önceki durumla, şimdiki durum arasında muhakkak ki bir fark vardır, bize onu açıklar mısınız?”

“Şimdi, Bölge Valiliğinin burada kurulması, olağanüstü hal sisteminin koordinesi için… Anayasamıza göre yönetimde üç aşama var: Sivil yönetim, olağanüstü hal, sıkıyönetim.. Veya tersine sayarsak; sıkıyönetim, olağanüstü hal, sivil yönetim (normal yönetim)…

Şimdi, bu bölgede olağanüstü hal ilân edildiği zaman, 1979’dan beri devamedegelen bir sıkıyönetim vardı. Yani bölge, aşağı-yukarı 8 yıldan beri sıkıyönetim idaresindeydi. İşte, sıkıyönetimden normal rejime geçiş için bir köprüdür.

Terör olayları bütün hızıyla devam ediyordu, hatta artarak devam ediyordu. O nedenle bir anda sıkıyönetimi kaldırıp, normal rejime geçmenin imkânı yoktu. O zaman, olağanüstü hal ilan etmek suretiyle normal rejime geçiş için gereken hizmetlerin yapılması düşünüldü. Ve burada, bölgeye yayılmış vaziyette bulunan terörün de belli bir kanaldan, belli bir merciden koordinesi gerekiyordu. Çünkü, bir ilden diğer ile süratle taşıyordu, yayılıyordu.

Bölge Valiliği, işte bu olağanüstü hal hizmetlerini koordine etmek ve aynı zamanda normal yönetime geçiş için kuruldu. Ama bildiğiniz gibi daha ziyade dıştan beslenen, kaynaklanan terör olayı bizim bölgemizde hâlâ devam ediyor. O nedenle, olağanüstü, hal, hemen bir anda kalkamadı. Bir süre daha belki devam edebilir. O bakımdan, “olağanüstü hal olmasa idi, bu tedbirler alınmasaydı, neler olabilirdi”nin hesabını yaparsak, olağanüstü halin faydalarını o zaman ortaya çıkarabiliriz.

Bakın; 1987 yılında biz göreve başladığımız zaman, yılın yarısından sonra, 1 yılda ortalama yakalanan terörist sayısı 110-115 civarındaydı. 1988’de biz 215 terörist yakaladık. 1989’da bu sayı 350 civarında oldu. 1990’da bu sayı 490’lara yaklaştı. Şimdi, şu anda bu yılın daha yarısında olduğumuz halde, 250’den fazla terörist yakaladık. Yani gördüğünüz gibi her sene yakalanan terörist sayısı bir hayli fazla. Yani demekki bunlar da her sene daha fazla elemanı yurt içinden ve yurt dışından temin ederek, kaçırarak, kandırarak muhtelif yollarla hatta yabancı uyruklar bu işe girerek, dağlara çekip bu olayları yaratmaya çalışıyorlar, işte Olağanüstü hal her sene artan bir tempoyla bu faaliyeti yürütmemiş olsaydı, bugün bi¬zim dağlarımızda bir sürü silahlı terörist ortaya çıkacaktı ve tabii güvenlik önlemi alınmamış olsaydı dağda, kırda, bayırda, yolda yürümenin, geçmenin imkânı da kalmayacaktı. Bu kadar büyük baskıya vatandaş da dayanamayacak, vatandaş da bir anlamda kendini teröriste teslim etmiş olacaktı.

O bakımdan yani; olağanüstü hal niye uzuyor diye düşünülebilir. Ancak bu olay, çok basit bir olay değildir. Bu olay, bizim devletimizi hedef alan bir olaydır. Devleti ve milleti bölmeyi hedef alan bir olay ve bu konuda öncelikle dışarıdan pekçok mihrak, buna destek veriyor, buna yardım ediyor. Maalesef, içerden de yardım edenler var. Bunu da inkâr ettiğimiz zaman, kafamızı kuma sokmuş, gerçeği görmemiş oluruz. O bakımdan, içeride ve dışarıda bu kadar destek gören bir olaya karşı biz mücadele ediyoruz. Bu mücadelede bizim tabi kuvvetli taraflarımız var, zayıf taraflarımız var, mücadele ederken… Mücadelede bizim için dezavantaj olan tarafları belirtmek istiyorum. Her şeyden önce, mücadele eden iki taraf arasındaki şartların eşit olması lâzım. Oysaki şartlar bizim aleyhimize. Şu bakım¬dan bizim aleyhimize; Biz İnsan Hakları’nı savunuyoruz, hukuka bağlıyız, biz demokrasiye bağlıyız. Yani herhangi bir olayda, herhangi bir operasyonda, herhangi bir işlemde, biz herşeyden önce “kanun” diyoruz, “hukuk” diyoruz, “İnsan Hakları” diyoruz, “demokrasi” diyoruz, “bundan kimse zarar görmesin” diyoruz. Ama terörist grup, ne hak tanıyor, ne hukuk tanıyor, ne İnsan Hakları tanıyor… Bırakın İnsan Hakkını, insana yaşama hakkı tanımıyor. Geldiği zaman 7 günlükten, 7 aylıktan, bilmem kaç yaşına kadar, genç-yaşlı herkesi birden öldürüp geçiyor. O bakımdan, bizim İnsan Hakları’na saygılı olarak gitmemiz -ki bundan da çok memnunum, kesinlikle bundan da vazgeçemeyiz. Yani bundan vazgeçtiğimiz zaman devlet terörü, biz terörü yaratmış oluruz. Terörü önlemek isteyen bir kuruluşun kendisinin terörü yaratması kesinlikle tasvib edilmez- adeta dezavantaj oluyor. Ama biz her zaman hukuka bağlı olacağız.

Ben bunu şuna benzetiyorum zaman zaman; Bir futbol sahasına iki tane takım çıkartmışsınız. Takımların birine diyorsunuz ki, “futbolun kuralı var, faul yapmayacaksın, topa elle vurmayacaksın, karşıdaki rakibi tutmayacaksın, itmeyeceksin, işte bu çizgiler içerisinde kalacaksın…” Ve hakem, futbol sahasının yarısına, yarım sahaya, ona göre bakıyor, kural koyuyor, cezalandırıyor. Öbür taraftaki spor takımında ise, elle top taşımak da serbest, efendim yumruk atmak da serbest, tekme atmak da serbest… İşte böylece eşit şartlarda olmayan iki takımın bir mücadelesi bu… Bir taraf futbol oynamaya çalışıyor, bir taraf da onu mümkün olduğu kadar dejenere edip, kavgaya- gürültüye götürmeye çalışıyor. Hani benzetmek gerekirse, böyle bir ortamda biz mücadele ediyoruz… E, böyle bir ortamdaki mücadelenin zaten hemen, çok çabuk bitmesini beklemek de pek doğru değil. Çeşitli ülkelere bakarsak, aşağı yukarı 200-300 yıldan beri İngiltere, İRA ile uğraşıyor, Bask, yıllardan beri uğraştırıyor İspanya’yı. İtalya’da terör var. Yani, terörün olmadığı ülke, hemen hemen pek az ve terör, girdiği bir yeri de çabuk terk etmiyor. Çünkü terör, bazı insanlar için yaşam biçimi; geçim kaynağı haline gelmiş. Şimdi, her konunun bir sektörü var. Terörün de bir sektörü var. Terör sektörünün de para kazanan kuruluşları var, insanları var. Nedir? Terör, hudutlar yakın olduğu zaman, huduttan adam kaçırır. Suçluyu kaçırma veya militanı dışarıdan getirme-götürme, bir olay olduğu zaman bunların hepsini öbür tarafa geçirme… İşte bu, huduttan adam kaçıran profesyoneller için büyük geçim kaynağı… Yani başka zaman bekliyordu, 3 gün, 5 gün, 10 gün, 15 gün, bir kaçakçı grubu olsun da geçireyim diye. Oysaki şimdi hergün iki taraftan geçmek isteyen bir sürü insan var. Bu hudutlara bu tip illegal geçişleri sağlayanlar için bir geçim kaynağı… Peki, bu dağlarda da döğüşecek insana bol miktarda mermi lâzım. İşte mermi kaçakçıları için büyük fırsat… Bunlara devamlı silah lâzım. İşte silah kaçakçıları için bir fırsat… Eğer dağdaki bir miktar para toplayacaksa, bunu baskıyla, zorla toplayacak ve bir çarşıda esnafa, şuna-buna para verip, baskı yapabilecek insan, bundan pay alacaktır. Bu işi bedeva yapmayacak. İşte buna bir para çıkıyor. Bütün bunun yanında dağdakine erzak taşıyan insan var. Burada ekmek diyelim 1000 liraysa, dağa çıksa bu ekmek 3000 oluyor, 5000 lira oluyor. Yani diyeceğim, bu konuyu da geçim kaynağı haline getirmişler… Tabii, bu silahları dışarıda üretenler var. Daha kaynağına doğru giderseniz, silah fabrikası çalışıyor. Silah fabrikasından onu alıp, taa bizim hududumuza kaçakçılara kadar gidip-gelen uluslararası kaçakçı grupları var. Yani bir yerde terör, belki de harp gibi, belki harpten çok daha fazla, iki taraflı masrafı gerektiriyor. Ayrıca, ömründe iş-güç sahibi olmamış, meslek sahibi olmamış, ama bu terör gruplarına sızmak suretiyle, işte rahat yaşayan, eşkiya gibi dolaşan, elinin altında silah bulunan insanlar da var. Bu nedenle, bunu geçim kaynağı haline getirmişler…

O bakımdan terör, ideolojisini kaybetse dahi, bu tip yaşantısını bir düze devam ettirir. Şu bakımdan söyledim; büyük şehirlerde de Dev-Sol diye olay var. Artık dünyada komünizm düşüncesi kalmıyor. Yani Türkiye’de, bu saatten sonra komünizmi propagandayla veya silah zoruyla getirmeye çalışmak mümkün değil. Ama, ona rağmen yine bu konudaki terör örgütleri devam ediyor. Yani bunu, mantıkla izah edemezsiniz. Ama dediğim gibi, işte bu bir yaşam biçimi haline gelmiş. O insanlar, bu tarz yaşamı sürdürüyorlar. Yani, bir nevi hani “Mafya” derler, bu da onun bir anlamda bu sektöre kaymış kısmı…”

“Sayın Valim, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgemizde yaşanmakta olan olayların sizce tarihe dayalı kökeni, Cumhuriyetimizden evvelki dönemlerden gelen yönleri var mı? Cumhuriyet dönemi hükümetlerimizin 70 yıla yakın hizmetleri içerisinde, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun problemlerinin su yüzüne çıkışı, vaktinde alınamayan ekonomik, sosyal ve eğitsel tedbirlerle ilgili midir? Yoksa; dünya ekonomisinde Ortadoğu petrollerinin öneminin yanısıra, Hükümetimizce Fırat-Dicle sularının disipline edilişi ve Anadolu’muzda çıkan ve hergün miktarı gittikçe artan petrollerimizin çok kıymet ifade etmesiyle Türk ekonomisinden rahatsız olan dış güçlerin burada yaratmak istedikleri oyunlar mıdır?”

“Şimdi tabii, sorduğunuz sorunun içerisinde aşağı-yukarı gerçekten hepsinin payları var.

Cumhuriyet döneminden önce de burada, bu tip hareketler var. Taa 1806 yılında başlamış. Cumhuriyet Döneminden önce bizim bölgemizde 16 civarında olay var. Cumhuriyet Dönemi’nden sonra, 1922 ve 1923’lerden itibaren aşağı yukarı 20’ye yakın bu tür olay vardır. Yalnız bu olaylara şöyle bir bakıp incelediğimiz zaman, hep Osmanlı’nın veyahut Türkiye’nin başının sıkıştığı, önemli olayların olduğu zaman ortaya çıkmıştır. Yani bir Musul meselemiz var.

Bakıyorsunuz, Türkiye’nin bütün dikkati orda ve Türkiye belki de askeri gücüyle birgün bütün ağırlığını oraya verecek, bir bakıyorsunuz bu bölgede bir olay patlıyor. Veya Türkiye’nin bir Hatay meselesi var. Hatay meselesi olduğu zaman, bu bölgede bir olay patlıyor. Bu gösteriyor ki, yabancı ülkeler devamlı olarak bu bölgeye gereken hassasiyeti göstermişlerdir, kendileri için… Bu bölgedeki insanların dilinin ayrı olması gibi, farklı olması gibi, kendilerine belki “Kürt” diye isim verilmesini hep istismar etmişler. Daima, bu bölgenin insanını ulusumuzdan, bizim milletimizden ayrı göstermeye çalışmışlar. Bunun çeşitli propagandalarını yapmışlar. Çeşitli ajanlarla bu işleri yapmışlar ve hep dış mihraktı bunlar devam etmiş. Türkiye’de vaktiyle alevi-sünni kavgası olmuş. Türkiye’de vaktiyle sağ-sol kavgası olmuş. Bunları hep incelediğimiz zaman, kaynaklarının hep böyle, dışarıya uzadığını ama maalesef bizim insanımızın kullanıldığını görüyoruz. Yani düğmeye dışarıdan basılıyor, finansı dışarıdan geliyor. Bizim insanlarımız içeride ve dışarıda eğitiliyor. Fakat maalesef genelde de hep ekonomik bakımdan güçsüz olan ailelerin çocukları, yani biraz daha kandırılmaya müsait, sıkıntı içerisinde bulunan insanlarımız bu işlerde kullanılıyor.


KOZAKÇIOĞLU, harita üzerinde DURUKAN’a GAP’la ilgili bilgi verirken görülüyor.

Şimdi son olaya baktığımız zaman, görüyoruz ki, Türkiye yavaş yavaş kendi çemberini yırtmaya başlamış. Yani, yıllardan beri, Cumhuriyet’ten bu yana, gerek tarım sektöründe, gerek sanayi sektöründe büyük mücadeleyle Türkiye, belli bir çizgiye gelmeye başlamış. Eskiden toplu iğneye kadar dışarıdan ithal eden Türkiye, araba yapmaya başlamış, Türkiye uçak yapmaya başlamış, Türkiye çeşitli sanayide dünya pazarlarını zorlamaya başlamış ve bırakın Avrupa’yı, Amerika dahil bizim tekstilimiz için kotalar koymaya başlamışlar. Biz, daha iyi üretmişiz, daha ucuz üretmişiz. Yurt dışına giden insanımız, dolaştığı yerde görüyor. Yani önceleri yurt dışına gittiğimiz zaman biz oradan tişört, gömlek almaya çalışıyorduk, şimdi oradan alacak birşey bulamıyoruz. Türkiye’de daha iyisi yapılıyor, daha iyisi üretiliyor. Bundan bütün ülkeler rahatsız olmaya başladılar. Yani bize komşu olmayan uzak ülkeler dahi rahatsız olmaya başladılar. Bir de bu konu üzerine GAP diye bir proje çıkardık…

GAP Projesi, çok büyük bir olay… Şimdi Çukurova’da, aşağı-yukarı benim Adana Valiliğim zamanında sulanabilen tarım arazisi devlet eliyle; 350 bin hektardı. GAP devreye girerse, bu bölgede 1 milyon 400 bin – 1 milyon 500 bin hektar arazi sulayabiliriz. Bu, dört tane Çukurova’nın burada devreye girmesi demektir. Bu, o denli pamuk üretiminin, o denli mısır üretiminin, yağlı tohumlar üretiminin artması demektir. Bu da, pekçok ülkeyi rahatsız ediyor.

Dışarıdan buraya yüzlerce heyet geliyor. GAP’ı incelemek adı altında geliyorlar. Esasında GAP’ı şöyle inceliyorlar; GAP Türkiye’ye ne getirecek, ne götürecek değil, GAP kendilerinden ne götürecek, bunu incelemeye çalışıyorlar. Yani onların şimdiye ka¬dar yerleşmiş bir pazarları var. Türkiye dahil, pazara da çok ürün satıyorlar. Şimdi Türkiye aynı ürünü daha ucuza mal etmek suretiyle -çünkü, bizde işçilik biraz daha ucuz, bu böl¬gede üretilecek olan ürünlerin birim fiyatları biraz daha ucuz olacak- onlardan çok çok daha ucuz fiyatla onların piyasasına gireceğiz. Belki onların, kendi evlerindeki, ülkelerindeki pazara dahi gireceğiz. Bütün korku bundan…

Bir de bizim komşu ülkelerimiz var. Komşu ülkeler, burada tabi güçlü Türkiye istemiyorlar, herşeyden önce, psikolojik olarak… İkincisi, yıllardan beri akan sular var. Bu akan suları Türkiye, disipline edecek, belli zamanlarda kendisi kullanacak, onlara belli oranlarda verecek. O ülkelerin zaten gözü, bizim bir kısım topraklarımızda. Kimisi Hatay’ı istiyor, kimisi İstanbul’u, Ege’yi isteyenler var, Adaları isteyenler var… O bakımdan bu ülkelerin, zaten güçlü Türkiye’yi istememesinin yanında, birde bu suyun kullanılması -büyük bir de silah aynı zamanda su- bir de tabii o suyu kullanmak suretiyle Türkiye, onların kullandığı petrolden çok daha fazla birşeyler elde edecek… Bu da onların korkusu…

O zaman ne yapalım diyor bu ülkeler; “El birliğiyle Türkiye’ye karşı terör silahını kullanalım…” Şimdi artık dünyada biribirleriyle harp etme olayı gitgide azalıyor. Ekonomik savaş var bütün dünyada. Terör silahını kullandığı zaman, Türkiye aktif potansiyelinin bir bölümünü bu tip böyle yatırımlara vereceğine, işte pasif hizmetlerle uğraşsın, mermi alsın, tüfek alsın, yatırım projelerini gerçekleştiremesin veyahut da geç gerçekleştirsin istiyor bu ülkeler. Aynı zamanda bu bölgeye tabii iç ve dış yabancı sermaye gelmesin.. “Bu bölgede terör var, kan gövdeyi götürüyor” kimse gelmesin gayreti içerisindeler.


GAP’m mimarı olduğunu söyleyen DYP Lideri DEMİREL, Vali KOZAKÇIOĞLU ile.

Tabii bunda iki hedef var; Birincisi, bildiğimiz gibi Türkiye’nin kalkınmasını -yani tamamen durdurmak olmasa bile- yavaşlatmak peşindeler, amacındalar. Ama Türkiye, bu çemberi yırttı. Dışarıdan bir kuruş bile almadan GAP’ı kendi imkânlarıyla götürmeye çalışıyor. Yani, bu konuda başarılı olmadılar. İkincisi, şimdi eskiden beri bu bölgenin insanını kullanmışlar ya, işte “sen Türk değilsin, Kürt’sün, Kürtçe konuşuyorsun, bunlardan ayrılsın” falan gibilerinden insanlarımızı istismar edebilmek için, ortam yaratmak lâzım, istismar ortamı yaratmak lâzım. Sivrisinek nerede yetişir? Bataklıkta yetişir… Bataklığı kurutursanız sivrisinek yetişmez. Ha, onların amacı, bu bölgeyi bataklık haline getirmek… O da nasıl olacak? E, bu bölgede altyapı hizmetleri noksan olursa, bu bölgede özellikle işsizlik oranı fazla olursa, istismar edebilecek genç insan sayısı artar, o halde bu bölgeye mümkün olduğu kadar yatırım yaptırmalıyım… Bu bölgede “terör var” diye bütün dünyaya ilan edelim, bütün Türkiye’ye ilan edelim. Türk işadamı da, Batı işadamı da gelip burda yatırım yapmasın. Yatırım yapmayınca tabi ne olacak, işsizlik ortamında çok daha rahat istismar edebiliriz… İşte, gerek eskiden gelen altyapı noksanlığındaki olaylar, gerekse şimdiki bu işsizlik konusu, tamamen terör ve bölücü amacı güden insanların istismar ettiği bir ortam.

Yoksa, yolun veya elektriğin olmaması, insanın Devlet’e başkaldırmasına bir neden değil. Türkiye’nin yolu ve elektriği olmayan, suyu olmayan başka yerleri de var. Yani yolsuzluk, elektriksizlik baş kaldırmak veya bölücülük peşinde koşmak için bir neden değil. Ancak, bu amaç peşinde olan insanlara istismar ortamı yaratılmış oluyor.

Ben, İstanbul Emniyet Müdürlüğü yaptım. O zaman, İstanbul’un “terör haritası”nı çıkardım. Bir baktım ki, genelde bu aşırı sol ve aşırı sağ akımlara kandırılan, kullanılan gençlerimiz, çocuklarımız, hep ekonomik bakımdan güçsüz bölgelerin çocukları… Yani, hangi bölgede gecekondu biraz fazla ise, hangi bölgedeki aile, ekonomik bakımından biraz güçsüz ise, maalesef o bölgenin çocuklarını biraz daha kolay kandırmışlar. E, bu da, tabii bu çocuğun kısa zamanda daha rahat bir yaşam ortamına ulaşma amacı var, bu insanın normal bir amacı .. Bu amacı biz hemen yaratacakmışız gibi, çocuğun önüne hemen bir pembe tablo seriyoruz; bu pembe tabloyla çocuğu kandırmaya çalışıyoruz. Yani buradaki ortam da, tama¬men istismar ortamıdır. Yani, yatırım yok değil, hatta incelediğimiz zaman, belki de başka bölgeden çok daha fazla yatırım imkânı verilmiş.

Bu bölgede çözemediğimiz olay, personel politikasıdır. Bu bölgeye, zaman zaman, devlet memurunun en iyisini gönderememişiz veya en iyisini burada uzun süre tutamamışız. Böyle olunca da, yatırımlarda zaman zaman istenilen sonuç alınamamış veya yatırımlar gecikmiş. Tabii, zamanında bitmeyen yatırım, devlete daha pahalıya malolan, rantabilitesini, fizibilitesini kaybeden bir yatırım haline dönüşmüş. Yani bu, personel politikasındaki noksanlıktandır. Bunun dışında “Devlet, bu bölgeye yapmıyor, bakmıyor, yatırmıyor, yahut birşey getirmiyor” falan demek bence Devlet’e karşı haksızlık olur. Hiçbir dönemde, hangi dönem olursa olsun, hiçbir dönemde bu bölgenin ikinci sınıfa atılması, bölge insanının ikinci sınıf görülmesi, kesinlikle sözkonusu değildir, böyle birşey düşünülemez.”


Genel Kurmay Başkanı GÜREŞ, Olağanüstü Hal Bölgesi’nde.

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da küçük sanayi yok denecek kadar azdır. Bu nedenle de yöre insanları sanatkâr olarak yetişememekte, bilgi ve beceri sahibi olamamaktadır. Küçük sermaye teşekkül edemediği için de büyük sermaye oluşamamaktadır. Bu sorunların halli için, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde nasıl bir program uygulanmasını düşünürsünüz? Aksi halde, herşey Devlet’ten beklenir hale geliyor. Ferdin kabiliyeti, Türk Ekonomisi’nde bir eksiği kapatıcı olamıyor. Örneğin; Gazi şehrimizde bu mevzuda hiçbir problem yoktur ve hatta Doğu gençliğine işveren bir şehirdir. Ancak, Gaziantep’te de, ileri sanayi için, ileri teknoloji için problem vardır…”

“Şimdi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu, uzun yıllardan beri ne yapmış? Hem kuru ziraat yapmış, hem de en basit hayvancılık yapmış. Hâlâ öyle… Biliyorsunuz, inekten bir yılda bizim vatandaşımızın aldığı süt miktarı 120 kilo – 200 kilo… 4 ay laktasyon devresi var. Günde 1 veya 1.5 kg. bilemedin en fazla 2 kg. süt sağıyor. Köylü, taş çatlasa, bir yılda 240 kg. süt alıyor. Halbuki cins hayvan var; 8 ay laktasyon devresi var. 8 ay laktasyon devresinde hergün 25 kg. – 30 kg. süt alabiliyorsunuz hayvandan… Yılda 8 ton – 10 tona kadar süt alabiliyorsunuz. Yani, buradaki bu iptidai hayvancılık ve tamamen kuru tarıma dayalı tarım sektörü, çok fazla sanatkâr yetiştirmez. Çok fazla sanatkârın yetiştirilebilmesi için, uğraşı dallarının çok fazla olması lâzım. İşte GAP’la birlikte, bu olayı da aşmış olacağız. Çünkü, sulu ziraat ve çok değişik türler; hem tarım türleri, hem sanayi türleri çıkacak, bu olayı o şekilde aşmış olacağız.

“Ancak, ben sonunuzdaki görüşe katılmıyorum. Büyük sermaye terakki mi olmuyor diyorsunuz?..”

“Küçük sermaye teşekkül edemediği için de büyük sermaye oluşamamaktadır, demiştim efendim?”

“Tamam, büyük sermaye oluşuyor bizim bölgemizde, Diyarbakır’da…”

“Birçok zenginleri var benim duyduğum kadarıyla?”

“Büyük sermaye çok oluşmuş ama büyük sermaye burada durmamış. Şimdi bu bölgenin insanı bazı olayları tenkit ederken önce özeleştiri yapmalı. Şöyle bir baksın; şimdi benim yetişmiş adamım yok mu diye. Özellikle böyle küçük-büyük kasabalar düşününüz. Bu kasabadan doktor çıkmadı mı? Çıktı… Mühendis? Çıktı… Nerede bunlar? İmkânı olan, kendini batıya atmış. Yani bölgenin okumuş insanının büyük bölümü, bu bölgeden ziyade, başka bölgelerde görev almayı tercih etmiş. Hep okumuş, gitmiş çoğunlukla… Bakıyoruz, büyük toprak sahipleri var. Veya ufak tefek sanayiden falan elde etmiş büyük sermayeliler var. Bunlar nerede? Bunlar da, bırakmışlar, gitmişler. Ya Çukurova’ya gitmişler, ya İzmir’e gitmişler, ya İstanbul’a gitmişler. Şimdi büyük şehirlerdeki pekçok fabrika, pekçok otel, işletme bu bölgeden gelmiş sermayenin, değil mi? Yani bu bölgede, esasen sermaye teşekkül etmiş, fakat teşekkül eden bu sermaye, bu bölgeden, başka bölgelere kaymış, yatırımını başka bölgelere yapmış.

Şimdi, turistik tesislerin büyük bir bölümünü dolaşın, otellerin büyük bir bölümünü dolaşın, fabrikaların büyük bir bölümünü dolaşın, görürürsünüz ki, buradaki sermayenin büyük bölümü, Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nden gelmiş. O halde, sermaye de, başka bölgelere dağılmış. Şimdi, okumuş adamı gitmiş, sermayesi de gitmiş, o yüzden yani bu bölgenin geri kalmasında kusur ararsak, yalnız Devlete bakmamız yanlış olur..”

“Tahtacılar, Onurlar, Aristoprak, Ali Tiğre gibi Diyarbakırlı zenginlerin olduğunu işittim. Bu bölgeye yatırım yapmıyorlar mı?”

“İşte onu söyleyeceğim, daha pekçok zengini var. Bu bölgede pek fazla yatırım yapmıyorlar. Ümid ederim ki, bu GAP projesi ile birlikte, bundan sonra bu bölgeye yalnız onlar değil, daha pek çok sermaye geri dönecektir. Yani zaten bakın, GAP’ın en büyük olayı bu. GAP, iki büyük akımı değiştirecek. Sermaye akımını değiştirecek. Bu bölgeden bir parça sermaye toparlayan başka tarafa yatırım sevdasındaydı. Şimdi, bu olay değişti. Başka bölgelerden buraya önce sermaye gelecek. Bu bölge yıllardan beri başka bölgeye işçi gönderen bölge. İşçi kiralayan bölge… Her sene yalnız 200 bin tarım işçisi gidiyordu Çukurova’ya. Bu olay da ters dönecek. Buradaki sulu ziraat, sulu ziraata dayalı sanayi sektörü, bu sefer başka bölgelerden buraya bir işçi akımını getirecek. O bakımdan, sermaye burada teşekkül etmiş, ama sermaye bugüne kadar başka bölgeye gitmiş. Ancak bu GAP, sermaye ve işçi akımını değiştirecek…”

“Peki efendim, yine GAP ile ilgili bir soruyu müsaade ederseniz yönelteyim; Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) içerisinde çalışmalar tamamladığında, barajlar, tesisler faaliyete geçerken, en büyük eksikliğin kalifiye insan gücü olduğu ortaya çıkacaktır. Bu mesele, tedbiri şimdiden alınması gereken en ciddi bir konu olsa gerek. Bizce bölge yatılı okulları başta olmak üzere, sanat okulları bu yörede en evvel ve ilkokullardan sonra en çok sayıda hizmete girmesi gereken kuruluşlar olacaktır. Bu konuda da düşüncelerinizi almak istiyoruz?”

“Tabii, bu konuda kesin görüşüm; Bölgenin en büyük noksanı, gerek kız ve gerekse erkek çocukları için, sanat eğitimine dayalı okullarımızın noksanlığıdır, yetersizliğidir. Millî Eğitim Bakanlığı’mızın buna süratle ağırlık vermesi lâzım. Bu konuda pek çok proje hazırlandı.

Şimdi, bölge yatılı okullarına ilk ağızda ağırlık veriyoruz. Şu bakımdan; o okula gidecek olan, yani sanat okuluna gidecek olan öğrencinin, bir temel eğitimden geçmesi lâzım. Şu andaki okullarımızın büyük bölümü, köylerde tek öğretmenlidir. Şimdi, bugün 25 tane öğrenci var sınıfta. Bunları 5’er, 5’er bölmüşsünüz, 5 tane birinci sınıf, 5 tane ikinci sınıf, 5 tane üçüncü sınıf diye. Yani, bu çocukların eğitim görmesi mümkün değil. Üçüncü sınıfta, daha çocuk okuma-yazmayı yeni öğreniyor. Böyle 5 yıllık bir okuldan çıkardığınız çocuğu veya 8 yıllık bir ilköğretim okulundan çıkardığınız çocuğu, öteki çocuklarla eşit seviyede bir orta öğretimde, bir meslek eğitimde beraber koyamıyorsunuz. Çünkü, bu çocuk, ne orada imtihanı kazanabiliyor, ne de eğitim görecek düzeye gelmiştir. O bakımdan, bölge yatılı okuluna ağırlık verdirerek, tek sınıf, tek öğretmenli okulları kapatmak suretiyle, bu okullardaki çocuklarımızı bölge yatılı okuluna getirmek, bölge yatılı okularında çocukları, dört başı mamur yetiştirmek, ondan sonra bunları buradan özellikle yetenekli olanlarını endüstri meslek liselerine, yani mesleki okullara veya daha yüksek öğretim görecek olanları da diğer okullara göndermek hedefimizdir. Tabii, meslek lisesi derken, sadece bir endüstri meslek lisesi değil, sağlık meslek de dahil, yanı kızlar için, erkekler için meslek eğitim verilen her tür okullara, yani tabandan bu bölge yatılı okulları olmasını savunuyoruz. Bu olduğu takdirde, aldığımız çocuğu, en iyi şartlarda yedireceğiz, içireceğiz, okutacağız ve aynı zamanda meslek sahibi yaptıktan sonra da ailesine ve topluma kazandıracağız. Şimdi bunu yaparken bir hesap yaptık. Karşımıza şöyle bir tablo çıkabilir; “Yani, şimdi köyde okuyan çocuğun büyük masrafı yoktur, devlete. Ama sen bunu alıp da, yedireceksin, giydireceksin, içireceksin, okutacaksın, büyük masraf değil mi?” Kesinlikle… Olay, ters… Bir inceledik; 20 öğrencili bir okulda, öğrencinin devlete 1 yıllık maliyeti, bölge yatılı okulunda olan çocuktan daha pahalı. Yani, bölge yatılı okulunda çocuğu yediriyoruz, içiriyoruz, giydiriyoruz ve ondan sonra eğitim gördürüyoruz, o çocuğun devlete maliyeti, 20 öğrencili bir köy okulundakinden çok daha ucuz. Bir de üstelik daha iyi de eğitim görmüş oluyor. Biz bu sene şimdi, 12 tane bölge yatılı okuluna ilave 500 kapasite sağladık, aşağı-yukarı 25’er köy okulunun kapatılması demektir. 12 tane yaptığımız zaman, 240 tane köy okulu yerine yalnız orda yapıyoruz. İki tane bölge yatılı okulunu baştan, yeniden yapıyoruz. Amaç, neticede 5 sınıflı olmayan köy okullarını yavaş yavaş kapatmak, öğrencileri bölge yatılı okullarında barındırmak, en iyi eğitimi vermek, ondan sonra göndermek… Çünkü GAP’la birlikte bizim bölgemizde ara elemanına büyük ihtiyaç var. Bakın şimdi, bölgeye baktığımız zaman, yeteri miktarda belki kamu sektöründe veya özel sektörde mühendis bulabilirsiniz, alt kademede belki sıradan işçi de bulabilirsiniz ama, orta kademede elemanımız yok. O da, işte meslek okullarının azlığından. Bu bakımdan biz süratle meslek eğitimine ağırlık vermek suretiyle GAP’ın ihtiyaç duyduğu teknik elemanı, yani ara elemanını yetiştirmeliyiz.


KOZAKÇIOĞLU, Hükümet yetkililerine bilgi veriyor.

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da lâik düşünceye karşı, bu yöre insanlarının genel davranışı, sizin için bir sorun oluyor mu, çalışmalarınızı zorlaştırıyor mu?”

“Yoo, hayır… Yani bence şimdi, bu bölge insanı gerçekten, Türkiye’nin birçok bölgelerinde olduğu gibi, dinine bağlı ve dini için özel bir özen gösteriyor. Bu, zaman zaman bazı çevreler tarafından istismar edilmek istenmiş. Önemli olan bunun istismarına imkân vermemek… Gerek içerden, gerekse dışarıdan kaynaklanan istismara imkân vermemek lâzım. Meselâ terör örgütleri dahi bunu istismar etmeye çalışıyor. Terör örgütleri, başlangıçta dini tamamen karşılarına almışlardı. Tabi anladılar ki, dini karşılarına almak suretiyle toplumun yanına yaklaşmak imkânı yok… O halde şimdi dindar görünmeye çalışıyorlar. Başlangıçta, namaz kılan elemanını da öldürüyordu, bu terör örgütü… Şimdi dini konuları dahi, bildirilerinin altına yazmaya çalışıyorlar, sırf istismar amacıyla. Önemli olan, bu bölgede aydın kesimin, bu konuyu istismar etmesi… Yani, ben pekçok konuda, sade vatandaşın görüşüne, duygusuna saygılıyım ve onların istismar olmadığı müddetçe düşüncelerini, bu inançlarını kötüye kullanacaklarına inanmıyorum. Tabii, vatandaşımızın karşısına, çeşitli ünvanlarla, çeşitli isimlerle istismar peşinde koşan bazı insanlar çıkabilir. Bunlar vatandaşı yanlış yollara sevkediyorlar. O bakımdan Türkiye’deki pekçok olayın sorumluluğunda, esasında aydın kesimin yaptığı hatalar var. Sade vatandaşımızın hata payı, biraz daha az… Eskiden beri bizim milletimizin inancı var. Bizim milletimiz daima kendisine yol gösteren lidere inanmış ve lideri peşinde gitmiştir. Liderler kendilerini doğru yollara götürebilmişlerse, iyi yollara götürebilmişlerse, vatandaş genellikle hiç hata yapmamıştır. Bu, taa Osmanlı zamanından beri, Islahat Hareketleri’nin zamanından beri böyledir. Şimdi bu bölgede veya Türkiye’nin neresinde olursa olsun bütün bölgelerde, vatandaşın en hassas olduğu konu olan din konusu istismar edilmezse, hiçbir sorunumuz olmaz. Meselâ, vatandaşımızın iyi yetişmiş din adamına ihtiyacı vardır, doğruyu görebilmesi için.. Yani, din adamını hiç yetiştirmemek değil, din adamını iyi yetiştirerek, vatandaşı gerçekten dini konularda olsun, dünyevi konularda olsun aydınlatacak elemanları vatandaşın ayağına kadar götürüp, kurumlarımızı bunlarla donatmamız gerekiyor.”

“Şeyh, ağa misali liderlerin genel davranışının sorun olup olmadığını öğrenmek istemiştim?”

“Yooo, onlardan olmuyor. Çünkü şu bakımdan olmuyor; bu olay, ekonomiye bağlı. Ekonomi o kadar etkili bir şey ki, tabii toplumların sosyo-psikolojik davranışlarını dahi etkiliyor… Ekonomik özgürlük arttıkça, topluluklarda belli kişilere olan bağlılık azalıyor. Bakın ben size bu gelen Peşmergeler’den bir örnek vereyim; Irak’tan geldikleri zaman bunların mahalli grup grup liderleri vardı. Yani aşiret sistemiydi. Ve o liderlerinin gözlerinin içine bakıyorlardı. O liderler ne derse, onu yapıyorlardı ve şuursuzca yapıyorlardı. Çünkü, ekonomi bakımından onlara bağlıydılar, bütün yaşantılarıyla… Buraya geldiler, iki sene gördüler ki, liderleri ile artık aralarında ekonomi filan kalmadı. Her şeyi Devlet veriyor. Yemeleri, içmeleri, oturmaları, kalkmaları… Devlet, bir de izin verdi; dışarıya çıkıyorlar, dolaşıyorlar, işportacılık falan da yapıyorlar. Ekonomik özgürlük başladı. Ekonomik özgürlük başlayınca şimdi artık, o liderler onlara söz falan geçiremiyorlar. Onlarla görüşmemiz gerektiği zaman, liderlerle değil, toplumun tamamıyla görüşmemiz gerekiyor.

Şimdi burada da eskiden beri vatandaşın çeşitli ünvanlarla bağlı olduğu -yani isterseniz buna büyük toprak sahibi deyin, isterseniz aşiret reisi deyin, isterseniz şeyh deyin, isterseniz ağa deyin falan filan- liderler vardı ama artık bu olay kalktı. Tamamen kalkmış mı? Tamamı bitmiş değil; yine ekonomik olayın ağır bastığı veya çevrenin hâlâ daha çok dar kaldığı bazı kısımlarda bu olay vardır ama çoğunluğunda yoktur. Çünkü, ekonomik özgürlük olunca, vatandaşın ona bağlılığı kalmayınca, ister istemez herşey- de biraz daha özgür düşünme, daha serbest hareket etme olayı karşıya çıkıyor. Bu bakımdan, o dediğiniz unsur, belki bazı dar çevrede çok az vardır ama, çoğunlukla etkisini kaybetmiş…”

“İktidarlar değişse dahi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu problemlerinin hallinde, değişmeyen millî ve devletçi bir politikaya ihtiyaç var mıdır?”

“Çok önemli bir konu… Benim pek çok konferansımda dediğim şu; Bu olay bölgesel bir olay değildir. Bu olay, millî bir olaydır. Çünkü, terör grubu işe başlarken görüşünü açıklamış. Bunu hem de inkâr etmeyecek tarzda kitaplarına, dergilerine yazmış… Demiş ki; “Biz Marksist- Leninist bir örgütüz. Amacımız, Türkiye’nin şu bölgesinde, bölerek, ayırarak, ayrı bir Kürdistan devleti kurmak…” Adam, bunu söylemiş baştan… Yani, efendim; bunların niyeti şu muydu? bu muydu? falan diye hiç tartışmaya gerek yok. “Ben Türkiye’yi böleceğim” diyor. “Türkiye’yi bölerken de, tabii ki, bölücülük propagandası yapacağım ki, bu insanları, bu devlettten koparacağım” diyor. Yani; “Türk-Kürt ayrımı yapacağım” diyor. Tabiiki, bu bölücülük, insanların kafasına girdiği zaman, bundan birçok sorun çıkar. Çünkü, bizim isimlendirmemiz gerekirse, yani “Kürt” dediğimiz insan, yalnız bu bölgede yaşamıyor. Bu bölgeden çok daha fazla bugün Türkiye’nin her tarafında, pek- çok insan var. Bu bölgede yaşayan insanların hepsi de “Kürt” değil… Türkiye’nin pekçok bölgesinden buraya gelmiş, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, yerleşmiş, iş-güç sahibi olmuş pekçok insan var. Ayrıca bir de “Kürt” olarak isimlendirilen insanların büyük bir bölümü de, bölücülük peşinde koşmuyor. Yani, onu da özellikle belirtmek isterim. Öyle olunca, bu bölücülük olayı, Türkiye’ye yavaş yavaş yayılırsa, bütün Türkiye, Beyrut haline gelir. Yani, pek çok yerde üzücü olaylar olur. İşte, bu noktaya gelmemesi için çalışırken de, olayın millî bir mesele olduğunu kabul etmek lâzım. Yani bu olay, sadece orada değil, bu olay yarın başka bir bölgeye sıçrayabilir. Olay millî mesele olunca da, herkesi ilgilendirir. Yani Türk toprakları üzerinde yaşayan herkes, kamu görevlisi olsun veya olmasın, bu meseleyle ilgilenmek zorundadır, millî mesele olarak kabul edilince… Öyle olunca da, bence bu olayda pekçok tarafsız gibi görünen kuruluşlarımızın, insanlarımızın devreye girmesi lâzım. Yani herkesin bu bölücülere karşı tavrını koyması lâzım. Türkiye’nin bölünemeyeceğinin ortaya konması lâzım. Tabii bu yapılırken de, devletimizin de bir politikası olması lâzım. Bu da tabii, siyasi partilere düşen bir görevdir. Türkiye’deki siyasi partilerin bu konuda asgari müştereklerde anlaşması lâzım ve Türkiye Büyük Millet Meclisi kararıyla da bir politikamız oiması lâzım… Yani iktidarda hangi siyasi parti olursa olsun, gerek bu hudutlar içerisinde yaşayan bizim insanımız, gerekse bütün dünya, Türkiye’nin politikasını bilmesi lâzım. Yani dünya Türkiye’den birşeyler isterken veya bu konuyu gündeme getirdiği zaman, bu konu hakkında birşeyler söylediği zaman, Türkiye’nin görüşünü bilmesi lâzım. “Acaba şunu söylesem, Türkiye ne diyecek?” diye düşünmemesi lâzım. “Bunu söylersem, karşılığı şu olacak.” Yani, pinpon topunu duvara attığınız zaman, o pinpon topu duvardan size gelir. Bu iki, iki dörttür. Yani Büyük bir değişim olmadığı müddetçe, o top size gelecektir. İşte Türkiye’nin de öyle bir politikası olması lâzım ki, ne söylediğiniz zaman Türkiye bu olaya yumuşak bakacak, ne söylediğiniz zaman Türkiye bu olaya tepki gösterecek… Neyi kabul edecek, neyi kabul etmeyecek, bunun kesin şekilde kuralının ortaya konması lâzım. Yani bu konuda kuralsızlık, bu konuda politikasızlık, bence iç ve dış pekçok kaynağın hevesini artırır. Yani şunu da isteyebiliriz, bunu da isteyebiliriz, Türkiye’yi şöyle şöyle noktalara çekebiliriz gibi yanlış anlamlar doğurur. Ve bu tabii, kamu görevlilerinin de ne zaman, nerede, neler söyleyeceği veya söylemeyeceği konusundaki tereddütü de ortadan kaldırır. Yani, Türkiye’yi yönetenlerin belli bir politikası olursa, içerden ve dışardan sorulan bütün sorulara karşı vatandaş da, kamu görevlisi ne de söyleyeceğini bilecektir. O bakımdan ben bu konuda, siyasi partilere görev düştüğü kanaatindeyim. Siyasi partilerin bu meseleyi, bir millî mesele gibi kabul edip, burada görüşlerini de ortaya koyması lâzım. Bu, bizim millî birliğimiz, beraberliğimiz, hiç tereddüte lüzum yok. Bu konunun kesinlikle istismar edilmemesi lâzım ve MİLLÎ POLİTİKA’nın da bütün dünyaya ilan edilmesi… Bu olduğu takdirde, bence bu olayın esasını bitirmiş oluruz…

Bir kerre şunun kabul edilmesi lâzım. Yani, bu bölgede yaşayan herkes bölücülük peşinde değildir. Bu bölgede bir plebisit yapılsa, çok büyük oranda devlet-millet beraberliğini vurgulayacak, destekleyecek oy çıkacaktır. Yani, vatandaş bunun peşinde olmadığına göre, bölücülük peşinde koşmanın bir anlamı yok. Bunu politikada istismar meselesi yapmanın bir anlamı yok.. Ve ben şuna inanıyorum ki, -tabi politikacının hepsini özellikle kötülemek istemiyorum, bunun altını çizerek belirtmek isterim, millî birlik- beraberliğimiz peşinde koşan çok politikacı vardır, ancak çok azınlık olan bir grup bunu istismara yöneliyorlar. Vatandaşımızın aklı selimi, inanın onların da önündedir. Vatandaşımız aklı selim ile, o politikacının istismarına imkân vermiyor esasında. Ama, tabii ortada yetişen pek çok şeye rahatça yönlendirilebilecek genç bir kuşak vardır. Bunların yanlış yere yönlendirilmemesi, bunların beyinlerinin karıştırılmaması,bulandırılmaması lâzım.”



Objektif’in sorularını cevaplayan KOZAKÇIOGLU dergimizi izliyor.

“Sayın Valim, kıymetli vakitlerini ayırdığınız için sonsuz teşekkürler. Ancak, dergimiz kanalıyla, özellikle bu yöre halkına veya başka bir yöne vermek istediğiniz bir mesajınız varsa, onu da almak isterim?”

“Tabii, memnuniyetle… Şunu özellikle belirteyim ki, bu bölgedeki bölücülük meselesi, Türkiye’den çok, dışarıdaki pek çok ülkeden kaynaklanan bir olaydır. Ama bunu o ülkeler değil, yine biz kendimiz halledeceğiz. Sorunumuz kendi sorunumuz olduğuna göre, bunu biz kendimiz halledeceğiz ve “orada bir bölge valiliği var, şu kadar vali var, şu kadar emniyet müdürü, jandarma var, herşeyi onlar halletsinler” demek, bence yanlış olur. Yani mesele sadece burada bu işle uğraşan görevlilerin meselesi değildir. Mesele bir milli mesele olduğuna göre, bütün demokratik kuruluşların bu konuya sahip çıkması lâzım. Yani, demokratik kuruluşların bu bölgedeki terör olayına karşı olduklarını, terör olayları olduğu zaman, bunları cesaretle telin edebilmeleri, gerekse bunun aleyhinde kapalı veya açık yer toplantıları yapmak suretiyle, Türkiye’nin 4 tarafından yükselecek olan sesin, bütün dünyaya ve bu ulusa da duyurulması lâzım.”

“Çatlak ses yerine, müşterek sesin çıkması lâzım… “

“Haa, şimdi tersi oluyor. Şimdi bakın şu oluyor; şimdi bizim devlet güvenlik güçleri, herhangi bir hata yaparsa  -hatasız kimse olmaz, mutlaka hata yapabilirsiniz- bir yanlışlık olursa, kıyamet kopuyor. Efendim, basın olsun, pek- çok kuruluşlar olsun bölgeye gidiliyor, beyanatlar veriliyor falan filan… Ama bunun yanında, terör örgütünün yaptığı pekçok şey var; işte bakın, daha dün bir patlayıcı koydular, 10 insanımız hayatını kaybetti. Kimsede ses yok. Niye? Yani, ama öbür taraftan devleti bölmek isteyen, dağda devlet güvenlik güçleriyle döğüşüyor, devlet güvenlik güçleri karşısında hayatını kaybediyor, onların bir cenaze töreni oluyor, orada olaylar çıkıyor, orada meseleler çıkıyor. Orada devlet güvenlik gücü, silah kullandığı zaman, bu devlet güvenlik gücüne bütün herkes yükleniyor. Ama Maden’deki 9 tane mühendisimiz öldürülüğü zaman, Solhan’da kaymakamlarımız, savcımız öldürüldüğü zaman veya terör örgütü köy basıp da insanlarımızı öldürdüğü zaman, hiçbir taraftan ses çıkmıyor…”

“Nerede İnsan Hakları?…”

“Evet… Niye çifte Standard uygulanıyor? O insansa, bu da insan.. Yani niye öbür taraftan, 3 tane 5 tane dernek çıkıp da bir açık hava toplantısı yapmıyor, niye bir kapalı yer toplantısı yapılmıyor, niye bugüne kadar bir tek demokratik kuruluş çıkıp da, dağdaki teröristi lânetlemiyor?… Yani şu oluyor; Memleketin birlik ve beraberliğini isteyen aklı selim sahibi grub, sessiz kalıyor. Sessiz oturunca, meydan ötekilere bırakılmış oluyor.”

“Neme lâzımcılık da var mıdır, dersiniz?”

“Vallahi, ben öyle bir ithamda bulunmak istemiyorum. Sessiz oturuyor diyorum… Ama öte taraftan, kötü niyetle koşan gruplar, seslerini çıkartabildikleri kadar çıkarabiliyorlar. Hatta, işin içerisine İnsan Hakları kılıfı, demokrasi kılıfı gibi koyarak, bu kılıfın içerisinde de bölücülük peşinde koşuyorlar.

Dışarıdan, şimdi bakın şu anda, Diyarbakır’da pek çok yabancı parlamenter var. Niye? Bu işi istismar için gelmişler…

Şimdi, bizim insanımızın şuna kanmaması lâzım. Ben bu yabancı heyetlere soruyorum; “Niye geliyorsunuz buralara, ne var?” İnsan Hakları, demokrasi, söyledikleri bu. Yani, bizim insanımızın hakkını arıyorlar!.. Güzel, diyorum ki; “Ben size çok teşekkür edecim, taa ülkenizden kalktınız, buralara kadar geldiniz, bizim insanımızın, hatta bu bölgenin insanının hakkını arıyorsunuz. Bu bölgenin insanı Avrupa’ya pasaportla geldiği zaman, senin ülken bunu kapıdan içeriye almıyor. Vize diyor. Bu insan, bir de vize alıyor, yine geldiği zaman ya bıyığını beğenmiyorsunuz, ya gözünü-kaşını beğenmiyorsunuz, geri çeviriyorsunuz… “Diyorum; ‘Aynı insan… Yani oradan buraya kadar gelip de hakkını korumak istediğin insan, senin kapına geliyor, sen ona insanca muamele etmiyorsun.’ İşte diyorum; Bu çifte standarttır.”

Ayrıca, daha o Avrupa’da yargı organları vasıtasıyla, bizim insanımız, işçimiz serbest dolaşma hakkı almış. Avrupa Mahkemesi vermiş bu kararı. Ama, bugün Avrupa ülkeleri bunu uygulamıyor.

Diyorum; “İşte bu bölgenin insanı gelmiş, Avrupa Mahkemesinden karar almış, en büyük İnsan Hakkı olan yerden kararını almış, sen insana bu hakkını tanımıyorsun, ondan sonra geliyorsun burada insan hakkı yok diye. Bu çifte standarttır, bu istismardır. Bu bölgenin en büyük sorunu istihdamdır. Bakın bu insanlar taa oralara kadar çalışmaya geliyorlar. Ben size burada bedava bir yer vereceğim, gelin buraya yatırım yapın. Bu çok sevdiğiniz bizim insanlarımıza iş imkânı yaratın, oraya bizim insanımız gitmesin…” Yoo, ona da cevap yok. Pasaportla gelsin, vizesiz girsin? Yok… Vizeli geldiği zaman sorunsuz, girsin? Yok… Mahkeme kararı var, bu insanlara Avrupa’da dolaşma hakkı verin? Yok… Gelin buraya yatırım yapın, bu insanların karnı doysun? Buna da yok… Ama, kuru kuru istismar olduğu zaman; var…

“Yüz dakika gibi çok kıymetli bir vaktinizi bendenize ayırmış bulunuyorusunuz. Ben size teşekkür ediyor ve saygılarımı sunuyorum.”

“Yani şimdi bu olaya bakışta; Türkiye’de bir çifte standart var. Nâmuslu ve birlik-beraberlik peşinde koşan insanlarımızın ve kuruluşlarımızın sesi çıkmıyor. Tepki gelmiyor.

İkincisi, Avrupa’dan da çifte standart uygulamak suretiyle bu konuyu istismar eden pek çok ülke var, pek çok kuruluş var. İşte bizim insanımızın bu oyunlara gelmemesi lâzım. Bu oyunlara gelmemesi için de “Ben vatanperverim, ben milliyetçiyim, ben milliyetperverim, ben Türkiye’nin bölünmezliğine taraftarım” diyen her insanın, her kuruluşun bu olayda tavrını ortaya koyması lâzım. Bu olayda tavır ortaya konulduğu zaman, bölücülük peşinde koşanlar, cesaretlerini kaybederler. Şimdi onlar bakıyorlar ki, bir taraftan ses çıkmıyor. Onlar durmadan yazdırıyorlar, çizdiriyorlar, kapalı yer toplantıları, açık yer toplantıları, mitingler, propagandalar… Yani bütün bölge, plağın bir tarafını dinliyor. Plağın bir tarafından ses yok. Demokrasi ortamında vatandaşın kararının rahat oluşabilmesi için, herkesin konuşması lâzım en azından. O halde, vatandaşa plağın bir tarafını değil, plağın iki tarafını dinletmek la¬zım. Gerçeğin vatandaşa ulaşması lâzım. İşte vatandaşa gerçeğin ulaşması için de, mutlaka dediğim kuruluşlardan da ses gelmeli, tepki gelmeli. Onların görüşlerinin de vatandaşa ulaşması lâzım.

Tabii, bu bölgenin insanını, potansiyel suçlu olarak görmek, kesinlikle yanlıştır. O zaman bölücülüğü biz yapmış oluruz. Bu bölgenin insanının büyük çoğunluğu devletle, milletle beraberdir, bunun altını çizerek belirtmek istiyorum. Bütün diğer bölgelerde yaşayan insanlarımızın da bu bölgeye bu gözle bakması lâzım ve birlik ve beraberliğimizin, kardeşlik duyğularımızın, her geçen gün daha arttırılması lâzım. Bu da tabii, bölücülere verilecek en büyük cevap olur. Kardeşlik duygularımızın arttırılması, kardeşliğin gösterilmesi…

Ben, buraya kadar zahmet ettiniz, geldiniz, o bakımdan size ve tabii bu bölgenin sorunlarını Türkiye’nin her tarafına duyuracak olduğu için de sizin vasıtanızla derginize çok çok teşekkür ediyorum, başarılar diliyorum.”

(OBJEKTİF – TEMMUZ 1991)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir